|
|
16 Haziran 2009 Salı 09:59
|
Yazarlar
|
Ak Parti iktidarı, İlker Başbuğ'u görevden alsın mı? Bence, ALMASIN...
ÇÜNKÜ:
Hangisi aklımın sesi, hangisi kalbimin; ben karıştırıyorum: İçimde iki ses var...
Birisi diyor ki, siyasete müdahaleye yeltenen Silahlı Kuvvetler'de, bir iktidar da, en tepedeki komutanı GÖREVDEN ALABİLSE; ne iyi olur... Öbür ses şöyle: Ama bunu, Ak Parti iktidarı yapmasın.
İnsan kararlarında aklın 'öncülüğü', sandığımızın aksine çok azdır.
Pek çok kararımız, hükümlerimiz, aklın çoğu zaman uzağındadır.
Aklı idealize eden insanoğlu, mekanik bir 'uslamlama'yı AKLA BAŞVURMA zanneder.
İki kere iki 4 eder gibi; mantık da önermelere dayalı bir çıkarsamalar bütünüdür ve aklın, böylesi 'kanıtlanabilir' bir zemini olduğu sanılır.
Felsefeye meraklı bir ergen çocuk geçmişi bulunan bendeniz, bu durumun 'yanlışlığının' geç farkına varmış olanlardan biriyim.
Şöyle ki:
Askerin siyasete müdahalesinden, oldum olası nefret ediyorum.
Görüntü çirkin bir kere.
Elinde silah bulunan birileri, silahsızlara, zorla bir şeyi kabul ettiriyor.
Görüntü, kabadayıca bir görüntü.
Bu bir karakter meselesi olmalı; akıl değil. Benim karakterim, bir şeyi zorla kabul etmeye müsaait değil. Bana bir şey dayatılırsa, tam tersini seçebilirim; inadına...
Ayrıca, askerin siyasetle işi ne...
Fakat, bir de karakterimin öbür yüzü var: Aklı, çok önemsiyorum. İçinde yaşadığım toplumu, çok önemsiyorum. Ve aynı dili konuştuğum insanların mutluluğunu çok önemsiyorum.
12 Eylül sabahı, 'siyasetle ortaokul yıllarında tanışmış birisi olarak', dudak uçuklaması oldum: Korkudan...
Kimin yaptığını bilmiyorduk...
Sonra sonra, bir rahatlama hissi: Kurtulduk...
Gece sokağa çıkıp yazı yazmak yok; Eskişehir Hamamyolu'ndan rahatça gezmek var; Adalar'a girince Halkın kurtuluşu'ndan 'düşmanların' eline düşme korkusu yok. Oh ne ferah bir hayat...
12 Eylül, bizi 'terbiye eden' bir müdahaleydi. Keşke olmasaydı; ama oldu ve olmamasından daha büyük bir fayda sağladı.
28 Şubat süreci: Erbakan hükümeti hepimizin yüzünü kızartıp, bizi çok korkutmadı mı?
Ben de bu ülkenin büyük bir bölümü gibi, 'onların yaşadığı gibi yaşamak zorunda bırakılmaktan' ölesiye korkuyorum.
Askerin siyasete müdahalesinden nefretim neyse, Erbakan korkum da o. (İhtiyarladı Erbakan, artık onun için nefret diye yazamıyorum.)
O ve arkadaşları, bu ülke insanlarının iradeleriyle seçtikleri bir yaşama biçiminin 'tehdidi' olmadılar mı? İnkar edecek değiliz...
28 Şubat sürecinin komutanlarını hiç 'hayırla' anmıyorum; ama yine de o sürecin Türk siyaseti açısından ciddi bir fayda sağladığına inanıyorum.
Siyasetin alanını TERBİYE etti.
Tayyip Erdoğan'ın önünü açan, 28 Şubat süreci oldu; Erdoğan, bence o sürece TEŞEKKÜR borçlu.
Tayyip Erdoğan, Erbakan ve çevresinin 'daha terbiye olmuş bir siyasi üslup benimseyenlerinden' bir ekip oluşturdu.
Bugün geldiğimiz noktada, Ergenekon süreciyle birlikte, siyasi iktidarın silahlı güçten rövanş alıyormuş gibi bir görüntü verdiğini görüyoruz.
Asker, nisbeten daha sessiz. Daha az tepkili... Daha, olması gerektiği gibi...
Ama bunca yılda, asker siyasete müdahale ettiğinde, siyasi iktidarların ne yapması gerekiyorsa, hepsini Ak Parti yapıyor. (Bu kadarı bile Türkiye için cesaretti; bundan ötesi gözü kararmak olur.)
Giderek görüntü, askere siyasetten elini eteğini çektiren bir iktidar görüntüsüne dönüşüyor.
Ancak hepimiz, bu iktidarın 'nereden geldiğini' biliyoruz. Bize daha önce karabasan yaşatanlarla, aynı yerden.
Ve hala, siyaseten hepimizin güvenini kazanabilmiş değiller.
Siyaseten güven kazanmaktan kastım şu: Hiçbirimiz Ak Parti'nin yaptıklarını benimsemek, onlarla aynı düşünmek durumunda değiliz. Ama iktidar olmalarının, bizim üzerimizde de bir 'korku yaratmıyor' olması gerekmez mi?
Siyaseten güvenden kastım bu: Korku yaratmıyor olmak...
Ben hala Ak Parti'den korkuyorsam, bunun bir nedeni olmalı değil mi sayın Başbakan?
Bir gün bir siyasi iktidar, Genelkurmay Başkanını da görevden alsın. Ama şimdilik bu iktidar, sizin iktidarınız olmasın.
NEVZAT BASIM
NOTLAR
Siyasete müdahala eden askeri, biz seçmedik. Hiç tanımıyoruz. Kimdir, nedir, ne düşünür; bizim için nasıl bir gelecek talep eder; bilmiyoruz. Siyaseten yaşanan sıkıntıların çözümünde, çareyi askere sığınmakta bulanlar, kime sığındıklarını biliyorlar mı ki...
Bugün Hürriyet gazetesi yayın yönetmenine konuşmuş İlker Başbuğ. Ertuğrul Özkök soruyor: "Bugünkü açıklama yine çok muğlaktı. ’Kanaatine varılmıştır’ diyorsunuz. Niye böyle muğlak ifadeler kullanıyorsunuz, var veya yok demiyorsunuz?"
Başbuğ yanıt veriyor: O açıklama Genelkurmay’ın değil askeri savcılığın. İş mahkemeye intikal ettiği için, o ana kadar ellerindeki bilgi neyse ona göre açıklama yapıyorlar. Var veya yok diyebilmeleri için ellerinde bütün verilerin olması gerekir. O nedenle temkinli davranıyorlar.
SORU: "Ama kamuoyu merak ediyor. Gazetenin yayınladığı belgede adı geçen albay böyle bir çalışma yapmış mı, yapmamış mı?"
YANIT: İlgili şahısların ifadeleri alındı. Kendilerine soruldu. Böyle bir çalışma yapmadıklarını söylüyorlar.
SORU: "En kritik soruya geliyorum. Komuta kademesinden, yani sizlerden böyle bir çalışma talimatı verildi mi?"
YANIT: Bana bu soruyu sormanız bile abestir, hakarettir. Böyle bir talimat kesinlikle verilmemiştir.
SORU: "Öyleyse çıkıp neden kesin ifadelerle ’Yok böyle bir şey. Belge dedikleri şey sahtedir’ demiyorsunuz?"
YANIT: Olay mahkemeye intikal etti. On binde bir ihtimali bile dikkate alıp, çok temkinli konuşmamız doğru değil mi? Askeri savcılık kendi açısından incelemesini yaptı ve Genelkurmay’da böyle bir planın hazırlandığına dair somut hiçbir ize rastlamadı.
SORU: "Ya belge gerçek çıkarsa?"
YANIT: Silahlı Kuvvetler bu konuda çok ciddi ve şeffaftır. Gereken neyse onu yapacağız.
SORU: "Ya belge sahte çıkarsa?"
YANIT. Ne yapacağımızı hep birlikte göreceğiz. Bütün Türkiye görecek.
Nevzat Basım'ın notu: Bu da bir tehdit değil mi sayın genelkurmay başkanı. Ne gerek var böyle sözlere.
İşkence görmüşler: Allah belasını versin miş o 12 Eylül yönetiminin... Eyvallah! Peki ama sizin hiç mi hatanız yoktu:
12 Eylül Anayasası olmasaydı, bugün İstanbul Boğazı'ndaki kıyı şeridini de, Caddebostan sahilini de, Bakırköy - Yeşilköy - Florya kıyılarını da RÜYAMIZDA BİLE göremezdik.
Kemal Kılıçdaroğlu çoktandır, Deniz Baykal'ın onaylamayacağı şeyleri söyleyip, geri adım atmak zorunda kalıyor.
Yabancı bir dille ibadet eden biz Türklerin en önemli sorunlarından biri de bu: Dualar...
BELÇİKA PKK YÖNETİCİLERİNİ GÖZALTINA ALIP 'MEMNUNİYET' YARATIYOR Kİ, AMERİKA, 'FAZLA ACITMADAN' ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARINI KOMİTEDEN GEÇİREBİLSİN: SİZİN AKLINIZ BUNA EVET DER Mİ?
BAŞBAKANI ÇOK SEVEN, ONU 'ZOR BULUNUR BİR İNSAN OLARAK' DEĞERLENDİRENLERE SESLENMEK İSTİYORUM: ELBETTE, HEPİMİZ İÇİN ÇOK DEĞERLİ İNSANLAR VARDIR. ANCAK BAŞBAKANIN 'GERÇEĞİNİ DE GÖRMEK ZORUNDASINIZ'
|