This is Türkçe

Gündemi takip etmek sürekli haberdar olmak bazen sıkıcı geliyor insana. Aynı durum köşe yazıları içinde geçerli diye düşünüyorum. O yüzden bugün köşemi konuşmayı ve yaşamayı beceremediğimiz Türkçeye ayırıyorum.

İ.Emre Gümüş emre@nethaber.com

Selamünaleyküm,

Biliyorum ilginç geldi, belki de garipsediniz. Daha başlarken lahuti ama Türkçe olmayan bir temenni ile göz göze gelmek...

Bu girizgâh için zihnim ilk anda yüzünü ekşitse de gönlüm ziyadesiyle olur verince…

En baştan başlayayım istedim. Hem “dil”i hem de “kimse” olmuşlara giydirilen o yazıyla tasviri zor, sözle anlatılması imkânsız olan “kimlik” denen sırrı Yaradan’ın selamı ile başlayayım istedim.

 Peşinen söyleyeyim. Ben bu yazıyı yüreğimde söndürülmek istenen bir kandilin ışığıyla Türkiye’ye yazdım. Aklımın erdiğince bütün dünyaya, insanlığa yazdım. Dilimin döndüğünce çağlara ve nesillere yazdım.

Adım İsmail. Babam Maveraünnehir’de at koşturup Issık kıyılarında Hak namına ok atmış bir ceddin torunu. Annem Hicaz’da başlayan ve sahibini badiyeden miraca çıkaran bir aşkın sevdalısı… Türk olduğumuz yazar asıl kimliğimizde. Bir de asil kim- liğimiz var ki Müslüman olduğumuzdur orada yazılı olan.

 Yaratılmışlara hiçbir zaman ve zeminde teslim olmayışımızın remzidir Türk ol-mak.

Farkındayım.

Yaradan’ın insanları farklı milletler olarak yarattığının farkında- yım. Yüzlerce belki de binlerce lisan ile konuşturmayı dilemesinin imtihanın bir parçası olduğunun farkındayım. Güzel söz söylemekle emrolunmuş bir kul olduğumun, dahası elimden olacaklar kadar dilimden olacaklardan da mesul olduğumun farkındayım. Değil ki ağzımdan sarf olunacak bir söz, bedenimin de lisanı hal ile konuştuğunun farkındayım.

Kim olduğumun ve kimliğimin farkındayım. Türkçe hissetmek, Türkçe düşün- mek ve Türkçe yaşamak gerektiğinin farkındayım.

Sahi nedir Türkçe yaşamak?

 Şehirlerimizin belki de köylerimizin giderek yabancılaşan cadde ve sokaklarında. Dükkânların camekânlarını saran ecnebi kökenli rengârenk levhaların ışığında... Gazete- lerin, dergilerin ve yüzlerce kitabın sayfalarını işgal eden afili cümlelerin arasında. Evlerimize, ceplerimize kadar girmiş aletlerin adeta bizi biz olmaktan çıkarmaya yemin- li ekranları karşısında. Türkçe yaşamak, yaşayabilmek ne zor şey olsa gerek. Öyle ki avucunda ateş tutmak mesabesinde…

Türkçe yaşamaya ve Türkçeyi yaşatmaya hazırım, eğer ki sen de hazırsan şayet… Bugün, hem de şimdi başlamalı, hemen. Tökezleyen yiğitliğimizi düşürmeye kalktıkları o yerden. Türkçeyi kıtalara nakşeden o şahika geçmişimizden başlamalı. Olmadı Türkistan’da taşların dile geldiği Orhun’dan başlamalı. Gerekirse en baştan, Bezm-i Elest’de verilen sözden başlamalı. Ama başlamalı. Fabrika ayarlarına dönmeli. Sonrası bayram işte…

Başlamalı ama Göktürk alfabesiyle camlara, duvarlara, bazen de müsvedde kâğıtlara tezyin edilmiş halde “Türk” yazmakla değil. Yaşantımızla batıya öykünüp de çocuklarımıza “Türkçe” adlar koymakla da değil. Türkçeyi ölümsüzleştiren abide şahsiyetleri yaşatmak adına yemeklerimize Mevlana, sokaklarımıza Yunus Emre, parklarımıza Karacaoğlan ismini vermekle değil.

Öyle bir başlamalı ki evvela Dede Korkut hikâyelerinden, Kutadgu Bilig’den, Divan-ı Lûgatit Türk’den, Atabetü'l-Hakayık’dan ve daha birçok şaheserden ilham almalı. Mevlanaların, Yunusların, Fuzulilerin, Dadaloğluların berceste dolusu heybesine el uzatmalı. Piri Reislerin serdiği dünya sofrasını yol bilip dolaşmalı Evliya Çelebilerin ardı sıra. Biraz nesirlerden biraz da nazımlardan zihinlerde harman yapmalı. Sonra da Akifler, Necip Fazıllar, Tanpınarlar, Yahya Kemaller… Türkçeyi yaşatan binlerce adam zihnimizde, Türkçe olmuş sözleriyle ve fikirleriyle düş yığınları oluşturmalı. Sonra da bütün bu düş yığınlarıyla harman olmuş gönlümüze tınazlar savrulmalı.

     

 Her dem cüzdanlarını büyüten sözde yazar-çizerlerin, şair ve bilim adam- larının(!) aforizmalarına inat, vicdanları büyüten ediplere, muharrirlere, müelliflere açmalı gönülleri. Kısaltılan, kesilen, biçilen ve entelektüel aymazlığa kurban edilen her bir sözcüğe yeni bir can suyu vermeli. Diz çökmeli aşk ile yeniden, “Türkçe” yaşamış Yesevilerin, Hâkim Ataların, Vahapzadelerin rahlesine. “Türkçe” yaşayan Karakoçların kapısını çalmalı, kulak vermeli. Ve bu şuurla dirilmeli.

Ne var ki herkes kendi öz yurdunda özgürce yaşamalı ama bazen Türkçe düşünmeli, Türkçe hissetmeli ve Türkçe yaşamalı. Kıtalar dolaşmalı, kıtalarda yaşamalı Türkçe. Sonra kardeşliğin dilini, benim konuştuğum dili konuşmalı her bir yer. İnsanlığı taşımalı, benim taşıdığım kimliği taşımalı herkes. Bütün dünyanın kalbi Türkiye’de atmalı. Türkçe yaşamalı ki yaşaya- bilsin “Türkçe.”

Sizi daha fazla Türkçe deyip soğutmadan kaçayım ben en iyisi…